Mübareklerden bir tanesine sormuşlar, demişler ki; “Bu dünyada olmayan nedir?”
Herkes sorunun cevabını ararken ;
Cevabı vermiş mübarek:
Niye düşünüyorsun bu kadar? Rahat demiş.
O yüzden bu dünya zor…
Bu kısa diyalog, insanlık tarihinin en eski sezgisini hatırlatır: Dünya, huzurun yurdu değildir. “Bu dünyada olmayan nedir?” diye sorulduğunda verilen o tek kelimelik cevap—rahat—bir teşhis değil, bir ontoloji önerisidir. Çünkü rahat, tamamlanmışlık demektir; oysa dünya, eksiklik ve imtihanın diyarıdır.
İnsanın dünyadaki serüveni, iki koordinatın kesişiminde geçer: arzu ve fânilik. Arzu, bizi hareket ettirir; ulaşılana kadar umut, ulaşıldığında ise tekrar doğan boşluk. Fânilik, her sahip oluşu geçicilikle gölgeler. Sevincin peşine hüzün, kazancın peşine kaybetme korkusu, şöhretin peşine yalnızlık gelir. Bu yüzden dünya, çöl ortasında dalgalanan bir serap gibidir: Yaklaşan susar, içen yanar; çünkü aranan su, buranın toprağında bulunmaz.
Felsefede bu durumu, bitmeyen bir “henüz” hâli olarak tarif etmek mümkündür. Heraclitos’un “her şey akar” sözü, sadece nesnelerin değişimini değil, insanın iç iklimini de anlatır. Mutluluk, sabit bir varlık değil, akışın içindeki bir kıvılcımdır; yakalar yakalamaz sönmeye meyleder. Varoluşçuların tespit ettiği “anlamsızlık” duygusu da çoğu kez buradan doğar: İnsan, sonsuzluğu arayan bir kalp ile sonlu dünyada yaşamaya mahkûmdur. Bu gerilim, ya isyanla ya teslimiyetle ya da hikmetle karşılanır. İsyan, dünyayı cennete çevirme hırsıyla kendini tüketir; teslimiyet, pasifliğe sığınarak sorumluluktan kaçar. Hikmet ise üçüncü bir yol önerir: Dünyayı olduğu gibi görmek, ona olması gerekenden fazlasını yüklememek ve kalbin kıblesini doğruya çevirmek.
Dinlerin ortak öğretisi burada birleşir: Dünya hayatı, oyalanma ve denemedir. Kutsal metinlerin “aldatıcı meta” uyarısı, zevkleri haram kılmak için değil, onların sınırlılığını hatırlatmak içindir. Çünkü insan, aradığını yanlış yerde aradığında yorulur. Kalbin yönü nereye dönerse derdi de oradan gelir; kalbini dünyaya büyüten, dünya kadar yük taşır. Bu yüzden dindar bilgelik, “rahatı arama, doğruyu ara” der. Doğruluk, adalet, merhamet ve sabır—bunlar dünya koşullarında dahi sükûna kapı aralayan değerlerdir. Zira sükûn, olayların durmasından değil, kalbin Rabb’e yaklaşmasından doğar.
Rahatın yokluğu, çalışmanın, tedbirin ve mücadelenin boş olduğu anlamına gelmez. Tam tersine, imtihan bilinci, sorumluluğu ağırlaştırır. İnsan, tıpkı zor bir denizde seyreden kaptan gibi, fırtınayı yok sayarak değil; rüzgârı, akıntıyı ve haritayı okuyarak yol alır. Sabır, pasif bekleyiş değil; şartları doğru okumak ve doğru eylemlerle direnç göstermektir. Tevekkül ise kaderin koltuğuna oturmak değil; elinden geleni yaptıktan sonra neticeyi güvenle Allah’a bırakmaktır. Böyle olunca başarı şımarmaz, yenilgi ezmez; her ikisi de insanı olgunlaştıran birer durak olur.
Modern çağın büyük yanılgısı, teknolojik ilerlemeyi ontolojik rahatla karıştırmaktır. Tıbbın, iletişimin, ulaştırmanın gelişmesi, insanlık için büyük bir nimettir; fakat bu ilerleyiş, varoluşun temel gerilimlerini ortadan kaldırmaz. Yalnızlık, ölümü düşünme, anlam arayışı, adalet talebi—bunlar ne yazılım sürümleriyle ne de ekonomik grafikleriyle çözülecek meselelerdir. İnsan, en hızlı internetin ortasında dahi kalbinde yankılanan o eski soruyla baş başa kalır: “Ben neyin peşindeyim?” Eğer yanıt “rahat” ise, çıkmaz sokaktayız. Çünkü rahat, bu ülkenin para birimi değildir.
Peki, dünyada rahat yoksa insan hangi iklimde nefes alır? Din diliyle cevap: yakınlık iklimi. Yakınlık, bir mekân değil, bir yönelimdir. Kalp, kendisini var edene yöneldikçe, dünyanın geçiciliği korku olmaktan çıkar, ölçüye dönüşür. İnsanın emeği, adalet arayışı, ekmeğini helal yoldan kazanışı ve başkasına merhameti; hepsi bu yönelimin dünyevi meyveleridir. Böyle bir insan için “başarı” övgü toplamaktan çok, emaneti hakkıyla taşımaktır; “özgürlük” de arzuların kölesi olmamaktır. Çünkü gerçek esaret, dışarıdan vurulan zincirler değil; içerden takılan tutkulardır.
Felsefî bir dille söyleyelim: İnsan, sonsuzluk iştahı ile sonluluk bilinci arasındaki yarığı, anlamla doldurur. Anlam ise iki kaynaktan beslenir: Hakikat ve sadakat. Hakikat, varlığın dilini dürüstçe okumaktır; sadakat ise doğru bilinene sebatla bağlı kalmaktır. Hakikatsiz sadakat fanatizme, sadakatsiz hakikat ise çıkarcılığa savrulur. Bu yüzden hikmet, her ikisini birlikte talep eder: Doğruyu bil ve doğruya sadık kal. Böylece insan, rahat aramadığı hâlde huzura yaklaşır; çünkü huzur, doğru yerde durmanın yan ürünüdür.
Son bir soru: Dünya neden bu kadar zor?
Çünkü dünya, yahut bu “rahatın olmadığı ülke”, insanı çocukluktan kulluğa taşımak üzere kuruludur. Çocuk, her istediğinin hemen olmasını ister; kulluk ise, her şeyin bir ölçüsü olduğunu kabul eder. Ölçüyü kabul etmek, iç disiplindir; iç disiplin, dış dünyanın fırtınalarına dayanıklılık kazandırır. Kimi zaman dalgalar gemiyi sarsa da pusula şaşmaz: Adalet, merhamet, sabır, doğruluk. Bu pusulayı taşıyan, rahat bulmaz ama yol bulur.
Dünya geçer. Bu cümle bir tehdit değil, bir müjdedir: Geçicilik, zulmün ebedî olmadığını; acının mutlak olmadığını; insan emeğinin ve duasının bir sonuç ufku olduğunu fısıldar. Kalıcı olan, kalbin hangi yöne döndüğüdür. Kalbini dünyaya büyüten, dünya kadar dert edinir. Kalbini Hakk’a büyüten ise, aynı dünyada yürür ama başka bir iklimde soluk alır.
“Bu dünyada olmayan” şey, rahattır; ama huzur mümkündür. Rahat dış koşulların susmasıdır; huzur, iç merkezin uyanması. Rahat, verilse de kaybolur; huzur, kazanıldıkça derinleşir. Dünya—menzil, sınav, geçiş. İnsan—yolcu. Ve yolcunun yükünü hafifleten, valizine koyduğu rahat değil; kalbine yerleştirdiği yön ve yakınlıktır.
Yorum bırakın