İçimde bitmeyen bir konuşma dönüyor—kimsenin duymadığı ama beni her gün biraz daha aşındıran bir uğultu. Kendimle savaşıyorum; hem saldıran benim, hem savunan. Dışarıdan bakınca yürüyen bir insanım; ama içimde kapıları kilitli bir oda var, savaşın gerçek gürültüsü orada.
Ve tuhaf bir gerçek var: İnsan her şeyi yener de, kendini yenemezmiş gibi gelir çoğu zaman. Dış dünyanın yükünü kaldırır, darbeleri sineye çeker, hayatın getirdiklerine diş sıkar; ama sıra kendine gelince dizleri çöker. Çünkü bu savaşta taraflar da sensindir, cepheler de, yaralar da.
Nedendir bilinmez… Bu savaşta kaybetsen üzülmezsin, kazansan sevinmezsin. Zira kazanan da kaybeden de yine sensindir. Zafer bile hüzün kokar; yenilgi bile tanıdıktır. Aynı bedenin içinde hem hükmeden hem mahkûm olmanın tuhaf yorgunluğu.
Belki de insanı insan yapan tam olarak budur:
Kendi içinde durmadan açılan o yarık, kendine karşı kurduğu o bitmeyen divan, hiçbir yere varmayan ama hep ağırlık bırakan o beyhude gam.
Bu sesler bir türlü susmuyor. Belki susmamalı.
Belki de insanın en büyük ağırlığı, kendi içinde taşıdığı bu sonsuz hâkimiyet ve mahkûmiyet döngüsüdür.
İşte bu yüzden bu ağırlığı bir nebze de olsa hafifletmek ya da ortak duyguları paylamak adına bu çözümlemeyi üç bölüme ayırdım.
1- Kendime Karşı Açtığım Sessiz Cephe
İçimde bir savaş var; adına ses vermeye korktuğum, kimsenin bilmediği bir savaş. Dışarıdan sakin, ağırbaşlı, kontrol sahibi bir insan gibi görünürüm; ama içimin orta yerinde dumanı dinmeyen bir cephe var. Her sabah gözümü açar açmaz o savaşın ortasında buluyorum kendimi—ne bir başlangıcı var bunun ne de bir sonu.
İnsan her şeyi yener gibi hisseder ya bazen…
Dağları deler, acıyı bastırır, kayıpları taşır, kaderle bile inatlaşır.
Ama kendi içindeki gölgeye yenik düşer.
Ben de öyle hissediyorum işte.
Bu savaşta taraflar aynı bedenin içinde:
Bir yanım hayatta kalmak için çırpınırken,
diğer yanım yaşamak için sebep arıyor.
Bir yanım direniyor,
öbürü “bırak gitsin” diyor.
Siperlerin ikisi de benim;
kurşun atan da ben, kurşunu yiyen de.
Savaşı kaybettiğimde üzülmüyorum artık.
Kazanırken bile sevinmiyorum.
Çünkü kazanan ben olsam da kaybeden yine ben oluyorum.
Zaferin tadı yok, yenilginin acısı yok.
Küller aynı, duman aynı, yorgunluk aynı.
Ve içimde bir cümle sürekli dolaşıyor:
“İnsan her şeyi yener de, kendini yenemiyormuş gibi gelir.”
Bu cümle bir yara gibi taşıyorum içimde.
Çünkü savaş dışarıda değil… hep içeride.
Kendimle çatışmak, kendime nefes bile aldırmamak…
Belki de insanın en büyük laneti bu.
Düşmanın yüzünü hiç göremiyorsun,
çünkü o yüz senin yüzün.
Bu savaş bitmiyor.
Bittiğini sandığım anlarda bile, siperlerin ardında bekleyen o gölge tekrar çıkıyor karşıma.
Benim içimde doğmuş bu savaş; benim içimde büyüyor.
Ve ben söyleyemediklerimin altında, her gün biraz daha tükeniyorum.
II. Sanık da ben, Yargıç da.. Avukat da ben Hakim de !
Savaşın gürültüsü bir noktadan sonra yoruyor insanı. Silahlar susuyor, çığlıklar bitiyor, toz duman çöküyor.
Ve geriye tek bir şey kalıyor:
Kendinle baş başa kaldığın o sessiz mahkeme salonu.
Bu salonda hâkim de benim, sanık da.
Savcı benim, tanık benim, beraat isteyen de.
Ne kaçacak bir kapı var burada, ne saklanacak bir perde.
İçimdeki bütün cümleler bu salona çağrılıyor.
Söyleyemediklerim delil oluyor, sustuklarım suç.
Bazen kendimi o sanık kürsüsünde görüyorum—yorgun, suskun, gözleri yere bakıyor.
Ne savunma yapacak gücüm var ne de suçumu tam biliyorum.
Suçum belki de sadece “ben olmak.”
Belki fazla dayanmak, belki fazla susmak, belki fazla yorgun olmak.
Belki hiçbir şey yapmamış olmak bile suç sayılıyor bu salonda.
İçimdeki yargıç acımasız.
Dışarıdaki dünyanın verdiği hiçbir cezayı takmazken, kendi içimdeki en küçük hataya bile kıyameti koparıyor.
“Bunu neden böyle yaptın?”
“Niye dayanamadın?”
“Neden daha güçlü olamadın?”
Sürekli aynı sorular, aynı infazlar.
İnsan dışarıdaki düşmana acır ama kendi içindeki yargıca asla merhamet göstermez.
Kendini öyle bir köşeye sıkıştırır ki, nefes bile suç olur.
Omzundaki yük en çok burada ağırlaşır; bu salonda.
Çünkü dışarıdan kimse görmez.
Kimse bilmez.
Kimse şahit olmaz.
Ve tuhaf bir gerçek daha var:
Bu mahkemede kazanmak diye bir şey yok.
Kendi kendine açtığın davaların kazananı olmaz.
Hangi karar çıkarsa çıksın,
cezayı da sen çekeceksin,
yarayı da sen saracaksın,
yıkılan da sen olacaksın,
ayağa kalkması beklenen de.
Belki insanı en çok tüketen şey bu yüzden içsel mahkemedir:
Orada kimse seni savunmaz.
Kimse itiraz etmez.
Kimse “yeter” demez.
Karar ne çıkarsa çıksın, susarsın.
Çünkü yargıç da sensin.
Sana kıyan da sensin.
Kendini yok eden de, kendini hayatta bırakmaya çalışan da.
Bu salon sessiz.
Bu sessizlik insanın en derin yarası.
Ve ben her gün, her gece bu mahkemenin kapısını arkamdan çekip çıkıyorum…
Ama içimdeki yargıç hep beni tekrar çağırıyor.
III. Şşşşşşş…Sessizlik 🤫
Mahkeme bittiğinde bir anlık bir sessizlik olur ya… işte en ölümcül sessizlik odur.
Savaşın gürültüsü kadar, yargının acımasızlığı kadar yıpratıcı değildir; çok daha tehlikelidir.
Çünkü o sessizlikte, insan ilk kez kendinin ne kadar çöktüğünü duyar.
İçimde bir an geliyor:
Ne savaşacak gücüm kalıyor,
ne kendimi savunacak bir cümlem.
Ne direnmek anlamlı geliyor,
ne pes etmek.
Sanki varlığımın bütün sütunları aynı anda çatlıyor.
Gözle görülmeyen, ama içten içe duyulan bir çöküş…
Yavaş, sessiz, geri dönüşsüz.
İçsel çöküş böyle bir şey:
Hissettiğin her şey kabuk değiştiriyor.
Sevinç boş geliyor, üzüntü ağır gelmiyor.
Kazanç anlamsız, kayıp etkisiz.
Hiçbir duygu yerli yerine oturmuyor.
İnsan kendi içinde bir deprem oluyor da,
dışarıdan kimse salonun avizesinin bile sallanmadığını görüyor.
Çöküşün en acı tarafı şu:
İnsan çökerken dışarıdan hâlâ ayakta görünür.
Kimse fark etmez.
Kimse hissetmez.
Kimse anlamaz.
İçimde bir boşluk var, adına “hiçlik” desem bile hafif kalır.
Ne umut var orada, ne karanlık.
Ne aydınlık istiyorum, ne gölge.
Bir şey istememek bile bir istekmiş meğer;
çöküş insanı o seviyenin de altına indiriyor.
Kendimle olan savaşı kaybettim demek kolay olurdu.
Ama içsel çöküşte yenilgi bile bir sonuç değildir.
Sonuç yok burada.
Bitiş yok.
Kapanış yok.
Sadece sürüklenme var; insanın kendi ağırlığını bile taşıyamadığı o gri, soğuk sürükleniş.
Bazen düşünüyorum:
Bu çöküşten kim çıkarıyor beni?
Kim tutuyor omzumdan?
Kim kaldırıyor?
Cevap her seferinde aynı yere çarpıp dağılıyor:
Kimse.
Çünkü bu çöküş, insanın başkalarına değil, kendine düştüğü çukurdur.
Kimse merdiven uzatamaz.
Kimse girip kolundan çekemez.
Bu çukurun duvarları senin derinliğinle ölçülür.
Ve insan kendi derinliğini çok geç anlar.
Belki de en korkuncu şu:
İçsel çöküşten sonra insan,
kaybettiği hiçbir şey için ağlamaz.
Kazandığı hiçbir şey için sevinmez.
Çünkü fark eder ki:
Kazanan da kaybeden de hep kendisidir.
Ve bu farkındalık, dünyanın bütün ağırlıklarından ağırdır.
Yine de… garip bir şekilde…
Bu çöküş, insanın en çıplak, en sahici hâlidir.
Kendinden geriye kalanları toplamaya çalışmaz artık.
Kendini kandırmaz.
Kendini yüceltmez.
Sadece durur.
Karanlığın içinde duran bir gölge gibi…
ne yok olur, ne de tam anlamıyla var.
Sadece çöker…
ve o çöküşün sessizliğinde ilk kez,
içindeki hakikatin sıcaklığını hisseder.

Yorum bırakın