Eksilerek Yaşamak Koydum Adını; Veda Edeceğimiz Bilinmeyen O Son Günün Gelişini…

Eksilerek Yaşamak Koydum Adını; Veda Edeceğimiz Bilinmeyen O Son Günün Gelişini…

İnsan acıyla büyürüz diyoruz ama bazen büyümek değil—küçülmek gibi gelir. Çünkü bilgi artarken masumiyet azalır. Tecrübe kazanırken masumiyet kaybolur. Hayat bizden her gün bir parça ister; gözyaşıyla bazen, sessizlikle bazen, içimizde taş kesilen bir boşlukla çoğu zaman. Bu eksilişe “olgunlaşmak” deriz ama aslında farkında olmadan gittikçe inceliriz. Belki de büyürken küçülürüz, çünkü kabuklarımız sertleşmez; kalbimiz incelir.

İnsan acıyı unutmaz. Sadece acı ile konuşma biçimini değiştirir. Sevdiğini kalbinden çıkarmaz, sadece yerini yeniden düzenler. Ölüm bir yokluk değil; hayatın içinde sessiz bir boşluk. Bu boşlukla yaşamak büyük bir matematik problemi değildir; büyük bir iç diyalogdur. İnsan kaybını belli bir günde ya da haftada bitirmez çünkü bu acı bitmesi gereken bir görev değildir. Zaman bir silgi değil; zaman, acıyla yaşamayı öğreten bir eğitmendir. Asla tamamen unutturmaz, sadece insanın acıyla barışmasını sağlar.

Zamanın bize verdiği şey avuntu değil; yeni bir dil. Artık eskisi kadar ağlamayız ama hafif bir kahve kokusunda bile geri döner kaybettiklerimiz. Hafif bir rüzgâr eser, bir şarkı çalar… ve yine gelirler. Bu gidip gelmelere “iyileşme” deriz. Kabullenmek, unutmak değildir; yasla yaşamayı öğrenmektir. İnsan unutmaz; sadece yaşamayı sürdürmeyi öğrenir.

Birini son kez gördüğümüzde çoğu zaman bunun “son kez” olduğunu bile anlamayız. Vedalar çoğu zaman fark edilmeden gerçekleşir. Bu yüzden kayıplardan sonra insan geriye dönüp bakarken hep aynı soruyu fısıldar: “Keşke vedanın vedâ olduğunu bilseydim…” İşte bu yüzden gerçekten yaşamayı öğrenen insan, kimseyi son kez görüyormuş gibi görür; her sözü son kez söylüyormuş gibi söyler. Bu zorlama bir duygusallık değil, hayata karşı bir uyanıklık biçimidir.

Peki bütün bunların bir ödülü ya da cezası var mı?

Belki hiçbiri. Belki sadece bedel. Dünyaya gelirken farkında olmadığımız ama zamanla öğrendiğimiz bir bedel. Yaşam bir sınav değil çünkü sınavların sonunda not verilir; hayat ise not vermiyor. Sadece sorular bırakıyor. Cevapları kendimiz buluyoruz. Kaybın ardından yaşamak bir ihanet mi, yoksa bize miras bırakılan bir görev mi? Belki de en sessiz gerçek şu: Eğer bizi sevenler gerçekten seviyorsa… yaşamamızdan rahatsız olmazlar. Tam tersine yaşadığımız her gün, onların da varlığına devam etme hakkı tanır. Devam etmek bir ihanet değil; bir selamdır: “Ben buradayım, seninle geçirdiğim hayat hâlâ bende yaşıyor.”

Acı, bir yük değil; bir öğretmen. En ağır dersleri bize, en çok sevdiklerimiz bıraktı gittiklerinde. İnsan kaybettikleriyle sessiz bir konuşmaya girer. Bu konuşmanın sonunda sorular azalır, bakış derinleşir. İnsan önce “neden ben?” diye sorar, sonra sadece bakar. Belki hayat bizi ödüllendirmeye ya da cezalandırmaya gelmedi. Sadece dönüştürmeye geldi.

Belki kazanacağımız ödül, daha güçlü olmak değildir; daha derin görebilmektir. Acının içinde kör olmamak, acı sayesinde göz sahibi olmak. Çünkü insan bazı gerçekleri sadece kaybettikten sonra görür. Büyümek devleşmek değil; incelmeyi öğrenmektir. Kalın duvarlar örmek yerine ince duyarlılıklar kazanmak. Bu incelik zayıflık değil, bazen en büyük güçtür—çünkü insan artık kör bir şekilde yaşamaz; görerek yaşar.

Bir gün yaralarımız iyileşmez ama yol gösterici olur. Belki ödül de tam orada başlar. Acı, bizi öldürmez; sessizce biçim değiştirir. Kabullenmek, unutmak değildir; acının içindeki anlamı unutmamaktır. Kayıplar konuşmasa da bizi eğitir. Sebep sormadan, açıklama yapmadan. Ve sonunda şu cümleyi fısıldar:

“Hayat seni yaralamak için değil… fark ettirmek için dokundu.”

İnsan unutmaz. İnsan yaşar — acısıyla, hatırası ile, eksilerek ama olgunlaşarak. Belki de asıl ödül ya da gerçek öğreti budur: Yaşamı kendimize rağmen değil, kaybettiklerimize rağmen sürdürebilmek… çünkü bazıları gider ama bize bıraktıkları—yaşamak için yeterlidir.

Hayat bizi eksilte eksilte yürütür ama bazen tam da o eksilmenin içinde en saf insan halimize dokunuruz. Çünkü geriye kalan ne varsa artık gerçekten bizimdir.

Belki bir gün arkaya dönüp baktığımızda şunu söyleyeceğiz:

“Ben kaybetmedim… taşıdım. Gidenleri de, acıları da, hatıraları da. Hepsiyle yürüdüm ve hala yürüyorsam—bu, onların da yaşadığının kanıtıdır.”

İşte o gün, gözyaşı bile yalnız değildir.

Yorum bırakın