Türkiyede Gruplaşmak-Kalabalığın Gücü Değil, Kalabalığın Açlığı

Gustave Le Bon, Kalabalıklar kitabında şunu söyler:

İnsan, kalabalığın parçası hâline geldiği anda birey olmaktan çıkar; düşünmez, hisseder; tartmaz, inanır; sorgulamaz, takip eder. Kalabalık, bireyin zekâsını yükseltmez, onu askıya alır. Ortaya çıkan şey, tek tek bireylerden daha zayıf ama daha tehlikeli bir kolektif zihindir.

Bu tanım, yalnızca devrim meydanları ya da finans balonları için değil, bugünün Türkiye’si için de bire bir geçerlidir.

Bugün Türkiye’de resmî açıklamalara göre 11 milyondan fazla AK Parti üyesi vardır. Bu sayı tek başına bir “siyasi başarı” olarak okunamaz. Bu, bir psikolojik durumun sayıya dökülmüş hâlidir.

Soru şudur:

İnsanlar neden bu kadar büyük gruplar hâlinde, resmî üyeliklerle, kimlik kartlarıyla, aidiyet belgeleriyle bir yapının parçası olma ihtiyacı duyar?

Cevap basit ama rahatsız edicidir:

Çünkü yalnız kaldıklarında ayakta kalamayacaklarını hissederler.

Açlık Sadece Mideyle İlgili Değildir

Buradaki “açlık” yalnızca fiziksel değildir. Türkiye’de büyük kitleler bugün:

• Ekonomik olarak güvensizdir

• Gelecek algısı zayıftır

• Sosyal mobilite umudu düşüktür

• Bireysel çıkış yollarını kapalı görmektedir

İnsan, bireysel çözüm üretemediği noktada gruba sığınır. Le Bon’un dediği gibi, kalabalık bireye bir şey vaat etmez; sorumluluğu elinden alır. Bu çok güçlü bir rahatlamadır.

Kalabalık şunu fısıldar:

“Yanlış yaparsan yalnız değilsin.”

“Kaybedersen suç sende değil.”

“Beklersen, biri senin yerine düşünecek.”

Bu yüzden insanlar yalnızca oy vermez, üye olur. Çünkü oy vermek geçicidir; üyelik süreklidir. Üyelik, “ben buradayım” demek değil, “beni bırakmayın” demektir.

Din, Parti ve Yardım Umudu Aynı Psikolojik Zemindedir

Burada kritik bir nokta var:

Bu üyeliklerin büyük bölümü ideolojik değildir.

İnsanlar çoğu zaman:

• Partinin ülkeyi bu noktaya getirdiğini bilir

• Ekonomik tablonun farkındadır

• Çelişkilerin ayırdındadır

Ama yine de ayrılmazlar.

Neden?

Çünkü mesele doğruluk değil, hayatta kalma refleksidir.

Le Bon’un tarif ettiği gibi, kalabalık içindeki birey artık akılla değil, umutla hareket eder. Umut somut olmak zorunda değildir. Bir yardım, bir tanıdık, bir kart, bir “belki” yeterlidir.

Bu yüzden dinî aidiyet ile siyasi aidiyet Türkiye’de sık sık iç içe geçer. Çünkü ikisi de aynı boşluğu doldurur:

• Belirsizlikte yön

• Korkuda sığınak

• Yoksunlukta teselli

Kalabalık, bireye çözüm sunmaz; oyalanma sunar. Ama aç insan için oyalama bile hayatta kalma aracıdır.

Kalabalık Neden Güçlü Görünür?

Kalabalıklar güçlü değildir; çoktur.

Bu iki şey sık sık karıştırılır.

Le Bon’un en sert tespitlerinden biri şudur:

Kalabalıklar yıkıcıdır çünkü düşünmezler; ama aynı zamanda kolay yönlendirilirler çünkü korkarlar.

Türkiye’de büyük siyasi üyeliklerin arkasındaki itici güç, çoğu zaman sadakat değil, bağımlılıktır. İnsanlar bir yapıya dahil oldukça, ondan kopmanın bedelini daha ağır hissederler. Böylece kalabalık kendi kendini büyütür.

Bu bir kısır döngüdür:

• Yoksulluk → aidiyet

• Aidiyet → bağımlılık

• Bağımlılık → sessizlik

Ve sessizlik, kalabalığın en sevdiği iklimdir.

İnanılanın Aksine Kalabalık Cesur Değil, Çaresizdir

Bu denemeyi şu cümleyle bitirmek gerekir:

Kalabalıklar güçlü oldukları için büyümez;

başka seçenek kalmadığında büyürler.

Türkiye’de insanların gruplar hâlinde dolaşmasının, kartlar taşımasının, listelere isim yazdırmasının temel sebebi ideoloji değil; bireysel çıkış yollarının tıkanmış olmasıdır.

Le Bon’un yüz yıl önce yazdığı şey hâlâ geçerli:

Kalabalık, insanın en ilkel hâlidir.

Ve ilkel olan, her zaman en aç olandır.

Yorum bırakın