Yoruldum.
Ama öyle birkaç gün izinle geçecek bir yorgunluk değil bu.
İnsanın sırtına değil, zihnine çöken bir ağırlık.
Sabah gözünü açar açmaz başlaması gereken bir yarışın içinde bulmak kendini. Daha hızlı olmak. Daha başarılı olmak. Daha görünür olmak. Daha zengin olmak. Daha fit olmak. Daha üretken olmak.
Sürekli daha fazlası.
Sürekli daha ilerisi.
Sürekli bir sonraki basamak.
Sanki durursak düşeceğiz.
Sanki yetişemezsek yok olacağız.
Modern dünyanın insanlığa oynadığı en büyük oyunlardan biri belki de bu oldu. Hayatta kalma mücadelesinin yerini kendini kanıtlama mücadelesi aldı.
Artık açlıktan değil, yetersiz görünmekten korkuyoruz.
Başarısız olmaktan değil, başarısız görünmekten.
Çünkü artık yaşadığımız hayatın kendisi değil, onun vitrini önemli.
LinkedIn’e giriyorsun.
Herkes CEO.
Herkes lider.
Herkes ilham verici.
Herkes kariyerinin zirvesinde.
Birisi otuz yaşında şirket satmış.
Birisi kırk yaşında finansal özgürlüğünü ilan etmiş.
Birisi dünyayı gezerken aynı anda üç şirket yönetiyor.
Bir başkası sabah dörtte kalkıp spor yapıyor, kitap okuyor, yatırım yapıyor, meditasyon yapıyor, maraton koşuyor ve muhtemelen dünyayı da kurtarıyor.
Ne kadar ilginçtir ki bu kadar başarılı insanın arasında mutsuz kimse yok.
Kaybolmuş kimse yok.
Korkan kimse yok.
Tükenen kimse yok.
Çünkü bunlar paylaşılmaz.
Çünkü modern çağın algoritmaları başarıyı sever, insanı değil.
Kimse gece yatağa girdiğinde hissettiği boşluğu paylaşmaz.
Kimse “Ben yoruldum” demez.
Kimse “Bilmiyorum” demez.
Kimse “Kayboldum” demez.
Herkes kendi hayatının reklam ajansı haline gelmiştir.
Ve biz o reklamları gerçek sanıyoruz.
Sonra dönüp kendi hayatımıza bakıyoruz.
Eksik hissediyoruz.
Yetersiz hissediyoruz.
Geç kalmış hissediyoruz.
Daha çok çalışıyoruz.
Daha çok fedakârlık yapıyoruz.
Daha çok vazgeçiyoruz.
Önce hobiler gidiyor.
Sonra arkadaşlıklar.
Sonra ilişkiler.
Sonra aile.
Sonra sağlık.
Sonra insanın kendisi.
Yerine toplantılar geliyor.
Sunumlar geliyor.
Hedefler geliyor.
Performans değerlendirmeleri geliyor.
Terfiler geliyor.
Ama insan gitmiş oluyor.
Bize yıllardır başarı hikâyeleri anlatıldı.
Ama kimse başarı uğruna kaybedilen hayatları anlatmadı.
Kimse makam sahibi olup yalnızlaşanları anlatmadı.
Kimse para kazanırken gençliğini kaybedenleri anlatmadı.
Kimse kariyer uğruna çocuklarının büyüdüğünü kaçıranları anlatmadı.
Çünkü sistemin ihtiyacı olan şey mutlu insanlar değil.
Sürekli eksik hisseden insanlar.
Sürekli daha fazlasını isteyen insanlar.
Sürekli koşan insanlar.
Çark ancak böyle dönüyor.
Bu yüzden kişisel gelişim endüstrisi hiç durmadan büyüyor.
Daha iyi versiyonun ol.
Daha güçlü ol.
Daha disiplinli ol.
Daha verimli ol.
Daha fazlası ol.
Ama kimse çıkıp şu soruyu sormuyor:
Neden?
Neden sürekli başka biri olmak zorundayız?
Neden olduğumuz kişi yeterli değil?
Neden hayat bir proje gibi yönetilmek zorunda?
Neden her anımız optimize edilmek zorunda?
Belki de insanın ihtiyacı olan şey yeni bir hedef değil.
Yeni bir uygulama değil.
Yeni bir eğitim değil.
Yeni bir motivasyon videosu değil.
Belki sadece biraz durmak.
Biraz susmak.
Biraz düşünmek.
Belki de yıllardır yanlış yöne koştuğunu fark etmek.
Çünkü bazı insanlar zirveye ulaşıyor ve orada kendilerinden başka hiçbir şey bulamıyor.
Koca bir sessizlik.
Koca bir boşluk.
Ve şu soru:
“Bütün bunlar ne içindi?”
İşte modern çağın trajedisi burada başlıyor.
Daha uzun yaşıyoruz ama daha az hissediyoruz.
Daha çok bağlıyız ama daha yalnızız.
Daha çok biliyoruz ama daha az anlıyoruz.
Daha çok kazanıyoruz ama daha az yaşıyoruz.
Belki sorun başarısız olmamız değil.
Belki sorun başarıya gereğinden fazla inanmamız.
Belki de hayat özgeçmişimize sığdırmaya çalıştığımız başarıların toplamından ibaret değildir.
Belki hayat; yetişemediğimiz hedeflerde değil, kaçırdığımız gün batımlarında, ertelediğimiz sohbetlerde, aramayı unuttuğumuz dostlarda, sarılmaya vakit bulamadığımız insanlarda saklıdır.
Ve belki de bu çağda yapılabilecek en büyük devrim, herkesten daha hızlı koşmak değil;
Durup, bu yarışa gerçekten katılmak isteyip istemediğini sormaktır.
Yorum bırakın