SOKRATES’İN DEMOKRASİ VE OTORİTE ANLAYŞINA GÖRE ÇOĞUNLUK HER ZAMAN HAKLI MIDIR?

İçinde yaşadığımız toplumda bize sürekli aynı şey öğretilir: Birileri yönetmeli, birileri karar vermeli, birileri de itaat etmelidir. Çünkü düzenin başka türlü sağlanamayacağı söylenir.

Peki gerçekten öyle midir?

Bir gemiyi kimin yönetmesini istersiniz? Gemideki yolcuların çoğunluğunun mu, yoksa denizcilikten anlayan ya da işi denizcilik olan bir kaptanın mı?

Platon’un Devlet adlı eserinde Sokrates’in ağzından aktarılan gemi benzetmesinin merkezindeki soru budur. Sokrates açısından mesele, halkın değersiz veya yönetilmeye layık olmadığı değildir. Asıl mesele, yönetmenin yalnızca istekle, sayı üstünlüğüyle ya da popülerlikle yapılabilecek bir iş olmamasıdır.

Bir geminin kaptanı kura çekilerek, alkışla veya yolcuların çoğunluğunun tercihiyle belirlenmez. Kaptanın denizi, rüzgârı, akıntıyı, geminin yapısını ve karşılaşılabilecek tehlikeleri bilmesi gerekir. Çünkü yanlış kararın bedelini yalnızca kendisi değil, gemideki herkes öder.

Devlet yönetimi de bundan farklı değildir.

Bir yöneticinin halk tarafından seçilmiş olması, onun bilgili, erdemli veya adaletli olduğunu tek başına kanıtlamaz. Seçim, iktidara gelme yöntemi olabilir; fakat doğru yönetmenin garantisi değildir. Yönetme hakkı yalnızca çoğunluğun isteğinden değil; bilgi, liyakat, erdem ve hesap verebilirlikten doğmalıdır.

Bir insanın diğerinden daha fazla yetkiye sahip olması, onun daha bilgili, daha adil veya daha haklı olduğu anlamına gelmez. Çoğu zaman yalnızca sistem içinde daha üst bir yere yerleştirilmiş olduğunu gösterir. Ünvan, makam, para veya kurumsal güç; haklılığın kanıtı değildir. Bunlar yalnızca karar verme imkânıdır. Fakat toplum, karar verme gücüyle doğru karar verme yeteneğini aynı şeymiş gibi kabul etmeye zorlanır.

Asıl sorun da burada başlar.

Sokrates’in demokrasi eleştirisinin merkezinde de bu düşünce bulunur: Çoğunluk her zaman doğruyu bilmez.

Bir kararın çok sayıda insan tarafından desteklenmesi, o kararın doğru olduğu anlamına gelmez. İnsanlar korkuyla, öfkeyle, kişisel çıkarlarıyla, propaganda yoluyla veya güzel konuşan siyasetçilerin etkisiyle yanlış kararlar verebilir. Kalabalıklar çoğu zaman bilgiyi değil, kendilerine en hoş gelen sözü tercih eder.

Bu nedenle demokrasi yalnızca sandığa ve çoğunluk kararına indirgenirse kolaylıkla bir popülerlik yarışına dönüşebilir. En bilgili olan değil, en iyi propaganda yapan; en erdemli olan değil, halkın duymak istediğini en güçlü biçimde söyleyen kişi iktidara gelebilir.

Sokrates’in itirazı halkın karar vermesine değil, bilgisizliğin karar verme gücüne sahip olmasınadır.

Çünkü devlet yönetimi, herhangi birinin yalnızca istemesiyle yapabileceği sıradan bir iş değildir. Nasıl ki hastayı tedavi edecek kişiyi çoğunluk oylamasıyla değil tıp bilgisine göre seçiyorsak, toplumu yönetecek kişide de bilgi, deneyim ve ahlaki yeterlilik aramamız gerekir.

Fakat burada başka bir tehlike ortaya çıkar.

“Yönetmek bilgi gerektirir” düşüncesi, kendisini bilgili ilan eden küçük bir grubun sınırsız otoritesini meşrulaştırmak için de kullanılabilir. Her yönetici kendisini kaptan, halkı ise yönünü bilmeyen yolcular olarak gösterebilir. Her iktidar, toplumun neye ihtiyacı olduğunu halktan daha iyi bildiğini iddia edebilir.

Bir çocuğun tehlikeli bir yola çıkmasını engellemekle, yetişkin bir insanın yaşamı, emeği ve geleceği üzerinde söz sahibi olmak aynı şey değildir. Fakat otorite kendisini meşrulaştırırken sürekli bu örneklere sığınır. Toplumu çocuk, kendisini de neyin doğru olduğunu bilen ebeveyn gibi gösterir. Böylece insanların düşünme, sorgulama ve karar verme hakkını ellerinden alırken bunu onların iyiliği için yaptığını iddia eder.

Oysa “senin iyiliğin için” sözü, tarihte en fazla baskının üzerini örten cümlelerden biridir.

İşte bu nedenle Sokrates’in düşüncesini yalnızca “bilgili kişiler yönetmelidir” cümlesine indirgemek yanlıştır.

Sokrates’in asıl yöntemi sorgulamaktır.

Yönetici de olsa, komutan da olsa, yargıç da olsa, halkın çoğunluğu da olsa herkes söylediğinin gerekçesini açıklamak zorundadır. Makam, unvan, para veya çoğunluk desteği hiç kimseyi kendiliğinden haklı yapmaz.

Otorite, kendisini kanıtlamak zorundadır.

“Ben yöneticiyim.”

“Kurallar böyle.”

“Çoğunluk bunu istedi.”

“Devlet böyle uygun gördü.”

Bu ifadelerin hiçbiri tek başına ahlaki bir gerekçe değildir. Bir kararın kim tarafından verildiğinden önce, neden verildiğine ve kimin yararına olduğuna bakılmalıdır.

Otorite kendisini açıklamak zorunda hissetmediği anda tahakküme dönüşür. “Ben böyle uygun gördüm”, “kurallar böyle”, “üst yönetimin kararı” veya “düzenin gereği” gibi ifadeler, çoğu zaman gerçek bir gerekçenin yerine kullanılan hazır cümlelerdir. Çünkü iktidar gerekçe sunmak yerine itaat beklemeyi daha kolay bulur.

Bir insanın diğerinden daha yüksek makamda olması, onun daha doğru düşündüğünü göstermez. Yetki, doğruyu bilmek anlamına gelmez. Güç, erdem üretmez. Bir kişinin emir verebilmesi, verdiği emrin haklı olduğunu kanıtlamaz.

Sokrates’in bütün yaşamı boyunca yaptığı şey, kendisini bilgili ve güçlü gösteren kişilere sorular sormaktı. Siyasetçileri, şairleri, askerleri ve toplumda bilgeliği temsil ettiği düşünülen kişileri sorguladı. Birçoğunun, bildiğini sandığı şeyleri aslında temellendiremediğini gösterdi.

“Tek bildiğim, hiçbir şey bilmediğimdir” sözü de bu düşüncenin sembolüdür.

Gerçek bilgelik, her şeyi bildiğini iddia etmek değil, bilgisinin sınırlarını kabul etmektir. Fakat otorite çoğu zaman bunun tam tersini yapar. Yanılabileceğini kabul etmek yerine kesinlik gösterir. Sorgulanmak yerine itaat edilmek ister. Gerekçe sunmak yerine makamını öne çıkarır.

Otorite sorgulanamadığı anda tahakküme dönüşür.

Bir çocuğun tehlikeli bir yola çıkmasını engellemekle, yetişkin insanların bütün hayatları üzerinde karar vermek aynı şey değildir. Fakat iktidarlar kendilerini meşrulaştırırken toplumu çocuk, kendilerini de neyin doğru olduğunu bilen ebeveyn gibi göstermeyi sever.

“Bunu sizin iyiliğiniz için yapıyoruz” denilir.

Fakat kimin iyiliği?

Hangi bilgiye dayanarak?

Kararın bedelini kim ödeyecek?

Kararı verenler mi, yoksa karara itaat etmek zorunda bırakılanlar mı?

İş yerinde patron işçinin zamanına hükmeder. Devlet vatandaşın hayatına müdahale eder. Zengin, yoksulun emeğinin değerini belirler. Yönetici karar verir, bedelini aşağıdakiler öder. Hiçbir risk almayanlar, bütün riskleri taşıyanlara nasıl yaşayacaklarını anlatır.

Üstelik bu ilişkilerin doğal olduğu söylenir.

Bir insanın diğerinin emeğini satın alması doğal kabul edilir. Birilerinin başkalarının hayatı üzerinde ekonomik kararlar vermesi düzen olarak sunulur. Üretenlerin ne üretileceğine, nasıl üretileceğine ve üretilenin nasıl paylaşılacağına karar verememesi sorgulanmaz. Çünkü ekonomik düzen yalnızca para alışverişinden ibaret değildir. Aynı zamanda kimin konuşacağına, kimin susacağına, kimin yöneteceğine ve kimin boyun eğeceğine karar veren bir güç düzenidir.

Bu nedenle otorite sadece üniformada, makam odasında veya devlet kurumunda bulunmaz. Maaşı belirleyen elde, işten çıkarma tehdidinde, kira sözleşmesinde, borç sisteminde, eğitimde ve sağlık hizmetinde de vardır. Bir insanın yaşamını devam ettirebilmek için başka birinin kararına bağımlı bırakıldığı her yerde otorite vardır.

Ve bu otorite çoğu zaman insanlara hizmet etmek için değil, kendi devamlılığını korumak için çalışır.

Bu sorular sorulmadığında, toplumun iyiliği adına verilen kararlar küçük bir grubun çıkarına hizmet edebilir. Düzen denilir, fakat düzenin bedelini aşağıdakiler öder. Disiplin denilir, fakat disiplin yalnızca güçsüzlerden beklenir. Sorumluluk denilir, fakat karar verenler başarısız olduklarında hesap vermez.

Toplumun çıkarı denilir ama kazanan hep aynı küçük kesimdir. Düzen denilir ama düzenin bedelini hep aşağıdakiler öder. Disiplin denilir ama yalnızca güçsüzlerden beklenir. Sorumluluk denilir ama karar verenler başarısız olduğunda hesap vermez.

Sokrates açısından iyi yönetimin temeli güç değil, erdemdir.

Erdemli yönetici kendi çıkarını değil toplumun iyiliğini düşünür. Bilmediği konuda biliyormuş gibi davranmaz. Eleştiriden kaçmaz. Verdiği kararın gerekçesini açıklar. Yetkisini, haklılığının kanıtı olarak kullanmaz.

Çünkü yönetmek yalnızca emir vermek değildir.

Yönetmek; bilmek, bilmediğini kabul etmek, kararlarının sonuçlarını üstlenmek ve iktidarı kişisel çıkarın aracı hâline getirmemektir.

Sokrates’in demokrasi eleştirisi, tiranlığı savunduğu anlamına gelmez. Bilgisiz bir çoğunluk ne kadar tehlikeliyse, sorgulanamayan tek bir yönetici de o kadar tehlikelidir. Hatta tek kişinin elinde toplanan sınırsız güç, çoğunluğun hatasından daha ağır sonuçlar yaratabilir.

Bu yüzden sorgulanması gereken şey yalnızca kötü yöneticiler değildir. Asıl sorgulanması gereken, bir insanın başka bir insan üzerinde neden bu kadar fazla güce sahip olabildiğidir.

Çünkü mesele gücü kimin kullandığı değil, bu kadar gücün neden birilerinin elinde toplandığıdır.

Bu nedenle mesele yalnızca “Kim yönetmeli?” sorusu değildir.

Asıl sorular şunlardır:

Yöneten kişi ne biliyor?

Yetkisini nereden alıyor?

Kararlarını hangi gerekçeyle veriyor?

Kimin çıkarını koruyor?

Yanlış yaptığında hesap veriyor mu?

Eleştirildiğinde cevap mı veriyor, yoksa eleştireni susturuyor mu?

Haklılığını kanıtlamak zorunda olmayan her otorite tehlikelidir. Hesap vermeyen her yetki yozlaşmaya açıktır. İtirazı suç sayan her yapı, düzeni değil yalnızca kendi varlığını korur.

Bir gemiyi denizcilikten anlamayan yolcular yönetmemelidir. Fakat kaptan da sırf kaptan olduğu için sınırsız yetkiye sahip değildir. Rotayı açıklamalı, gemiyi korumalı, tehlikeleri önceden görmeli ve verdiği kararların sorumluluğunu üstlenmelidir.

Gemiyi kayalıklara sürüklediğinde ise “Ben kaptanım” demesi hiçbir anlam taşımaz.

Demokrasinin görevi yalnızca kaptanı seçmek değildir. Kaptanın gerçekten denizcilik bilgisine sahip olup olmadığını sorgulamak, rotayı denetlemek ve geminin yalnızca kaptana değil, içindeki herkese ait olduğunu hatırlatmaktır.

SOKRATES’İN KENDİ ÖLÜMÜ-ÇOĞUNLUĞUN HER ZAMAN HAKLI OLMADIĞININ KANITIDIR.

NEDEN Mİ?

Sokrates’in çoğunluğa yönelik eleştirisinin en çarpıcı ve acı tarafı, sonunda bizzat çoğunluğun kararıyla ölüme mahkûm edilmesidir.

MÖ 399 yılında Sokrates, Atina’da “gençlerin ahlakını bozmak” ve “kentin tanrılarına inanmamak” suçlamalarıyla yargılandı. Karşısında tek bir kral, bir diktatör veya gizli bir mahkeme yoktu. Onu yargılayan, Atinalı yurttaşlardan oluşan kalabalık bir halk jürisiydi.

Sokrates savunmasında düşünmekten, soru sormaktan ve insanları kendi bilgisizlikleriyle yüzleştirmekten vazgeçmeyeceğini söyledi. Kendisine yönelik suçlamaları kabul etmedi. Halkı kandıracak duygusal bir konuşma yapmadı, ailesini mahkemeye getirip merhamet dilenmedi ve çoğunluğun hoşuna gidecek sözler söylemedi.

Çünkü onun için önemli olan beraat etmekten önce doğru bildiği şeyi savunmaktı.

Jüri üyelerinin çoğunluğu onu suçlu buldu. Ardından yapılan ceza değerlendirmesinde yine çoğunluğun kararıyla ölüm cezasına mahkûm edildi. Sokrates’in cezası baldıran zehri içirilerek infaz edildi.

İşte tarihin en büyük ironilerinden biri burada ortaya çıkar:

Çoğunluğun her zaman bilgili, adil ve haklı olmadığını söyleyen bir insan, çoğunluğun kararıyla öldürülmüştür.

Üstelik Sokrates’i öldüren karar, dönemin yasalarına uygun biçimde alınmıştı. Bu gerçek bize çok önemli bir şeyi gösterir: Bir kararın yasal olması, onun ahlaki olduğu anlamına gelmez. Bir kararın demokratik yöntemlerle alınması da onun doğru olduğu anlamına gelmez.

Çoğunluk yanılabilir.

Çoğunluk öfkelenebilir.

Çoğunluk korkutulabilir.

Çoğunluk propagandayla yönlendirilebilir.

Ve çoğunluk, kendi rahatını bozan hakikati söyleyen bir insanı susturmayı tercih edebilir.

İtirazı suç sayan her yapı, düzeni değil yalnızca kendi varlığını korur.

Sokrates isterse hapishaneden kaçabilirdi. Dostları bunun için bir plan hazırlamıştı. Fakat o kaçmayı reddetti. Çünkü hayatı boyunca savunduğu ilkeleri, ölüm korkusuyla çiğnemek istemedi. Devletin kararını doğru bulmadı; ancak kendi düşüncesiyle çelişerek gizlice kaçmayı da kabul etmedi.

Bu tavır, Sokrates’in otoriteye körü körüne boyun eğdiği anlamına gelmez. Tam tersine, yanlış bulduğu kararı son ana kadar eleştirdi; fakat kendi ahlaki tutarlılığından da vazgeçmedi. Onun için asıl mesele yalnızca yaşamak değil, doğru ve erdemli yaşamaktı.

Sokrates’in ölümü demokrasinin reddedilmesi gerektiğini değil, demokrasinin yalnızca çoğunluk oyundan ibaret bırakılamayacağını gösterir. Demokrasi; düşünce özgürlüğü, eleştiri hakkı, adil yargılama, bilgiye dayalı karar verme ve azınlıkta kalanların haklarıyla korunmadığında, çoğunluğun tahakkümüne dönüşebilir.

Bir toplumda herkes oy kullanıyor olabilir. Fakat soru soranlar cezalandırılıyor, eleştirenler susturuluyor ve çoğunluğa uymayanlar düşman ilan ediliyorsa, orada sandık vardır ama gerçek demokrasi eksiktir.

Sokrates’i öldüren yalnızca baldıran zehri değildi.

Onu öldüren; sorgulanmaktan rahatsız olan otorite, bilgisizliğini kabul etmeyen yöneticiler ve haklılığı sayısal üstünlükle karıştıran çoğunluk anlayışıydı.

Gerçek adalet, insanların iyi yöneticiler bulmasına bağlı olmamalıdır. İnsanları kötü yöneticilerin insafına bırakmayacak bir düzen kurulmalıdır.

Çünkü çoğunluk her zaman haklı değildir.

Ama otorite de hiçbir zaman kendiliğinden haklı değildir.

Haklılık ne sayıdan doğar ne makamdan.

Haklılık; bilgiden, erdemden, adaletten ve hesap verebilmekten doğar.

Çünkü özgürlük, iyi bir efendi seçmek değildir.

Özgürlük, efendiye ihtiyaç duymamaktır.

Yorum bırakın