İnanç,Adalet ve İnsan Ekseninde Tanrı Üzerinde Üç Sorgulama // 1-Allah Kimin Tanrısıdır?

İnsanlık, tarih boyunca sayısız tanrıya inandı. Kimi güneşe secde etti, kimi ateşi kutsal kabul etti, kimi gökyüzünü ilahlaştırdı. Bugün bile dünyada binlerce farklı din, mezhep ve inanç sistemi varlığını sürdürüyor. Kimileri tek bir yaratıcıya inanıyor, kimileri birçok tanrıya, kimileri ise evrenin herhangi bir yaratıcıya ihtiyaç duymadan var olabileceğini düşünüyor.

Bu kadar farklı inancın içinde insanın aklına ister istemez şu soru geliyor:

Eğer İslam hak din ise, Allah yalnızca Müslümanların mı Allah’ıdır; yoksa O’na inanmayanların da Rabbi midir?

İslam’ın cevabı aslında oldukça açıktır. Allah, yalnızca kendisine iman edenlerin değil; bütün âlemlerin Rabbidir. Bir insanın O’nu kabul etmesi veya reddetmesi, Allah’ın varlığını değiştirmez. Çünkü hakikat, insanların kanaatine göre şekil almaz. Bir kişi yer çekimini inkâr ettiğinde yer çekimi ortadan kalkmadığı gibi, Allah’ı inkâr ettiğinde de İslam’a göre Allah yok olmaz.

Fakat bu cevap, beraberinde çok daha zor bir soruyu doğurur.

Madem Allah bütün insanların Rabbidir, O’nu hiç tanımamış insanlar ne olacaktır?

İşte düşünmeye asıl burada başlıyoruz.

Bugün internet çağında yaşıyoruz. Dünyanın neredeyse her bilgisine birkaç saniye içinde ulaşabiliyoruz. İslam hakkında araştırma yapmak isteyen biri, doğru kaynaklara ulaşmak için geçmişe göre çok daha fazla imkâna sahip. Peki bu durum, insanın sorumluluğunu artırıyor mu?

Şimdi zamanı geriye saralım.

Milattan iki bin yıl önce Amerika kıtasında yaşayan bir insan düşünelim. Ne Hz. Musa’yı biliyor, ne Hz. İsa’yı, ne Hz. Muhammed’i… Yaşadığı coğrafyanın dışında başka medeniyetlerden haberi bile yok. Hayatı boyunca vahiy diye bir kavram duymamış. Şimdi aynı kişiyi, bugün dünyanın herhangi bir büyük şehrinde yaşayan ve bilgiye saniyeler içinde ulaşabilen biriyle aynı ölçüde değerlendirmek gerçekten adil olur mu?

Belki de sorulması gereken soru budur.

Çünkü adalet, herkese aynı cezayı veya aynı ödülü vermek değildir. Adalet, herkesi aynı şartlar altında değerlendirmektir.

Kur’an’da geçen “Biz bir peygamber göndermedikçe azap etmeyiz.” ayeti de tam bu noktada dikkat çekicidir. Bu ifade, sorumluluğun bilgiyle ve tebliğle doğrudan ilişkili olduğunu düşündürür. Demek ki yalnızca inkâr etmek değil; neyi inkâr ettiğin de önemlidir.

Bir insan, gerçeği bütün açıklığıyla görmesine rağmen onu bilinçli olarak reddedebilir.

Başka bir insan ise gerçeğe hiçbir zaman ulaşamamış olabilir.

Bir başkası ise yalnızca gerçeğin çarpıtılmış hâliyle karşılaşmış olabilir.

Bu üç insanın aynı hükme tabi tutulacağını söylemek, Allah’ın mutlak adalet sıfatıyla nasıl bağdaştırılabilir?

Belki de “duymak” ile “hakikati tanımak” arasında sandığımızdan çok daha büyük bir fark vardır.

Bugün birçok insan İslam kelimesini duyuyor. Fakat gerçekten İslam’ı mı tanıyor; yoksa Müslümanların hatalarını, siyaseti, medyayı ve önyargıları mı görüyor?

Eğer bir insan ömrü boyunca yalnızca yanlış anlatılmış bir dinle karşılaştıysa, aslında reddettiği şey Allah’ın dini mi; yoksa insanların dine yüklediği anlamlar mı?

İşte burada insanın bilgiyle olan ilişkisi kadar niyeti de önem kazanmaya başlıyor.

Çünkü aynı bilgi, iki farklı insan üzerinde tamamen farklı sonuçlar doğurabilir.

Birisi gerçeği arar.

Diğeri ise gerçeği arıyormuş gibi yapar.

Belki de Allah’ın bildiği en önemli şey tam da budur.

İnsanların göremediği niyet.

Buradan hareketle başka bir soru daha doğuyor.

Acaba Allah, insanları yalnızca ulaştıkları bilgiyle mi yargılayacak; yoksa ulaşabilecekleri bilgiyle de mi?

Bugün internet çağında yaşayan biriyle, Orta Çağ’da yaşayan bir insanın sorumluluğu aynı olabilir mi?

Ya da dünyanın izole bir kabilesinde doğmuş biriyle, hayatını ilahiyat okuyarak geçirmiş bir akademisyen aynı terazide tartılabilir mi?

Muhtemelen hayır.

Çünkü eşitlik ile adalet aynı şey değildir.

İslam düşüncesinde de Allah’ın “zerre kadar haksızlık etmeyeceği” birçok kez vurgulanır. Eğer mutlak adalet gerçekten varsa, o hâlde insanların yalnızca sonuçlarına değil; imkânlarına, şartlarına, niyetlerine ve sahip oldukları bilgiye de bakılması gerekir.

Belki de bu yüzden hiç kimse kesin olarak “Şu kişi mutlaka cennettedir.” ya da “Şu kişi kesin cehennemdedir.” deme yetkisine sahip değildir.

Çünkü biz insanların gördüğü yalnızca davranışlardır.

Allah’ın gördüğü ise davranışın arkasındaki bütün sebeplerdir.

Belki çocukluk.

Belki yaşadığı toplum.

Belki korkuları.

Belki hiç karşılaşamadığı gerçekler.

Belki de bütün bunlara rağmen hakikati aramak için gösterdiği samimi çaba.

İşte tam burada düşünce yeniden başa dönüyor.

Allah gerçekten kimin Tanrısıdır?

İslam’ın cevabı değişmez.

Allah, yalnızca kendisine iman edenlerin değil; inansın ya da inanmasın bütün insanlığın Rabbidir.

Fakat Allah’ın Rabbi olması ile insanın O’nu tanıyabilmesi aynı şey değildir.

Birincisi mutlak bir hakikattir.

İkincisi ise insanın ömrü boyunca yaptığı yolculuktur.

Belki de ahiret, yalnızca insanların neye inandığının değil; hakikati bulmak için ne kadar samimi yürüdüklerinin de ortaya çıkacağı yerdir.

Çünkü mutlak adalet, yalnızca verilen kararda değil; o karara götüren bütün şartların eksiksiz bilinmesindedir.

Ve belki de insan aklının kabul etmekte en çok zorlandığı gerçek de budur.

Biz insanlar birbirimizi birkaç cümleyle yargılayabiliriz.

Fakat Allah, insanı doğduğu ilk andan verdiği son nefese kadar; bildikleriyle, bilmedikleriyle, ulaşabildikleriyle, ulaşamadıklarıyla ve en önemlisi kalbindeki niyetle birlikte değerlendirir.

Belki de bu yüzden insanın görevi, Allah adına hüküm vermek değil; O’nun adaletini anlamaya çalışırken kendi adalet duygusunu da sürekli sorgulamaktır.

Çünkü bazen doğru cevaba ulaşmaktan daha değerli olan şey, doğru soruyu sormaya devam edebilmektir.

Yorum bırakın